Tarih bazen ilk bakışta çelişkili görünen olaylarla doludur. II. Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanyası’nın bazı Müslüman topluluklarla temas kurması da bunlardan biridir. Çünkü Nazi ideolojisi temelde ırkçı, dışlayıcı ve insanlık dışı bir yapıya sahipti. Buna rağmen savaş şartları içinde rejim, kendi çıkarları doğrultusunda farklı halklarla ve dini topluluklarla pragmatik ilişkiler kurmaya çalıştı.
Ben bu yazıda herhangi bir siyasi taraf tutmadan, sadece tarihî bir konuyu genel kültür açısından ele almak istiyorum. Savaşların, nefretin ve ideolojilerin insanlığa verdiği zararı unutmadan; dönemin arka planında neler yaşandığını daha anlaşılır şekilde anlatmaya çalışacağım.

Nazi Almanyası Neden Müslüman Topluluklarla İlgilendi?
Savaş öncesinde Nazi liderlerinin Avrupalı olmayan halklara karşı küçümseyici ve ırkçı ifadeler kullandığı biliniyor. Ancak savaş başladıktan sonra Almanya’nın çıkarları değişti. Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Sovyet coğrafyasında milyonlarca Müslüman yaşıyordu. Nazi yönetimi bu bölgelerde İngiltere, Sovyetler Birliği ve diğer rakiplerine karşı destek arıyordu.
Bu yüzden Nazi Almanyası, bazı Müslüman toplulukları kendi tarafına çekmeye çalıştı. Buradaki temel motivasyon dini yakınlık değil, tamamen askerî ve stratejik çıkarlardı. Tarihçi David Motadel’in çalışmaları da Nazi Almanyası’nın İslam dünyasına yönelik politikasının büyük ölçüde savaş şartlarında şekillenen pragmatik bir politika olduğunu gösteriyor.
Yani burada önemli nokta şu: Nazi rejimi Müslümanlara gerçekten saygı duyduğu için değil, savaşta avantaj sağlamak istediği için bu topluluklarla ilişki kurmaya çalıştı.
Orduda Görev Yapan Müslüman Askerler
II. Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht ve Waffen-SS içinde farklı bölgelerden Müslüman askerlerin görev yaptığı biliniyor. Kaynaklarda sayıların değiştiği görülse de, “on binlerce” Müslüman askerin Alman ordusu veya ona bağlı birlikler içinde yer aldığı belirtilir. Bazı anlatımlarda bu sayı daha yüksek verilir; ancak kesin rakamlar konusunda tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler vardır.
Bu askerlerin önemli bir kısmı Balkanlar, Kafkasya, Kırım, Orta Asya ve Kuzey Afrika gibi bölgelerden geliyordu. Bazı birliklerde ibadet, dini görevliler, helal kesim ve benzeri uygulamalara izin verildiği de aktarılır. Bu durum, Nazi rejiminin normalde kendi ideolojisiyle çelişen konularda bile savaş şartlarında esnek davranabildiğini gösterir.
Ama burada şunu özellikle vurgulamak gerekir: Bu ilişkiler, Nazi rejiminin ırkçı karakterini değiştirmedi. Rejim, insanlık tarihinin en büyük suçlarından bazılarını işlemiş, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış totaliter bir yapıdır.
Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni Meselesi
Bu dönemde en çok konuşulan isimlerden biri de Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni’dir. El-Hüseyni, savaş yıllarında Nazi Almanyası ile temas kurmuş ve bu ilişki tarih kitaplarında sıkça tartışılmıştır. Ancak bu konuyu ele alırken dikkatli olmak gerekir. Bir kişinin veya grubun Nazi Almanyası ile temas kurmuş olması, bütün bir dini ya da milleti temsil etmez.
Tarihte bazı liderler, savaş şartlarında kendi siyasi hedefleri için farklı güçlerle temas kurmuştur. Bu temaslar bugün geriye dönüp bakıldığında eleştirel şekilde incelenmelidir. Ama bu olayları genelleyerek herhangi bir dine, millete veya topluluğa mal etmek doğru değildir.
Benim için bu konunun asıl önemi, savaş dönemlerinde devletlerin ve liderlerin çıkar hesapları uğruna nasıl beklenmedik ittifaklar kurabildiğini göstermesidir.
Hitler’in Son Günleri
Savaşın sonuna gelindiğinde Nazi Almanyası artık çökmüş durumdaydı. Berlin kuşatılmış, Sovyet ordusu şehre girmişti. Hitler, 30 Nisan 1945’te Berlin’deki sığınakta intihar etti. Kısa süre önce İtalya’da Mussolini’nin öldürüldüğü haberi de sığınağa ulaşmıştı.
Sığınakta bulunanlar için artık son belliydi. Bazıları kaçmaya çalıştı, bazıları intiharı seçti. Nazi yönetiminin önde gelen isimlerinden Joseph Goebbels ve ailesinin trajik sonu da bu dönemin en karanlık olaylarından biridir.
Almanya’nın teslimiyet süreci ise birkaç gün daha devam etti. 7 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslim oldu ve Avrupa’da II. Dünya Savaşı sona erdi.
Bu son, aslında sadece bir rejimin çöküşü değil; nefret, ırkçılık ve yayılmacı hırs üzerine kurulan bir sistemin insanlığı nasıl felakete sürüklediğinin de acı bir örneğiydi.
Atatürk ve Türkiye Hakkında Söylendiği İddia Edilen Sözler
İnternette Hitler’in Atatürk ve Türkiye hakkında söylediği iddia edilen bazı sözler sıkça paylaşılır. Örneğin “Türkiye ile asla savaşmam” veya “Mustafa Kemal bize milliyetçiliği öğretti” gibi ifadeler dolaşımda yer alır. Ancak bu tür sözlerin her biri güvenilir kaynaklarla doğrulanmış kabul edilmemelidir.
Buna karşılık, Nazi Almanyası’nda bazı çevrelerin Atatürk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini dikkatle incelediği biliniyor. Stefan Ihrig’in Atatürk in the Nazi Imagination çalışması ve bu konu üzerine yapılan değerlendirmeler, Nazi Almanyası’nda Atatürk’e yönelik bir ilgi bulunduğunu gösteriyor. Fakat bu ilgi, bugünden bakınca dikkatle ve eleştirel biçimde okunmalıdır.
Bu yüzden bu tür iddialı sözleri kesin bilgi gibi aktarmak yerine, “tarihsel kaynaklarda tartışmalı olarak geçen ifadeler” şeklinde değerlendirmek daha doğru olur.
Sonuç: Tarihi Anlamak, Nefreti Tekrarlamamak
Bu konuya bakarken en önemli şey şu: Tarih sadece ezberlenecek olaylardan ibaret değildir. Tarih, insanlığın yaptığı hataları anlamak ve aynı hataları tekrar etmemek için vardır.
Nazi Almanyası’nın Müslüman topluluklarla kurduğu ilişkiler, ideolojik yakınlıktan çok savaşın getirdiği çıkar hesaplarının sonucuydu. Bu ilişkiler ne Nazi rejimini masum gösterir ne de herhangi bir dini veya milleti suçlamak için kullanılabilir.
Benim bu yazıyı yazma amacım da tam olarak bu:
Ne propaganda yapmak, ne bir tarafı yüceltmek, ne de bir topluluğu hedef göstermek. Sadece tarihin az bilinen bir yönünü, sade ve anlaşılır şekilde aktarmak.
Çünkü geçmişi doğru okumak, bugünü daha sağlıklı anlamamıza yardımcı olur.

Bir yanıt yazın